disscuss print

1 YILLIK Hosting Alana, 3 YILLIK Hosting HEDİYE... TIKLAYINIZ.

NAZIM'IN NAŞI NEREYE NAKLEDİLMELİ?

NAZIM'IN NAŞI NEREYE NAKLEDİLMELİ?_resim ‘Beni Devlet Mezarlığı’na gömün’ dememiş. ‘Şehitlik’e’ dememiş. ‘Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne’ dememiş. Ne demiş? ‘Köy mezarlığı’ demiş. Bunu da hasretiyle, sevdasıyla, fikriyatıyla uygun düştüğü için demiş

NECATİ MERT (Arşivi)

Nâzım’ın vasiyeti olduğu sanılır. Tamam, Vasiyet adlı şiiri var, 1953’ün 27 Nisan’ında Barviha Sanatoryumu’nda yazılmış; ama bu vasiyeti midir?

Şöyle başlar: “Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,/ölürsem kurtuluştan önce yani,/alıp götürün/Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.” Şöyle de biter: “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,/-öylece gibi de görünüyor-/Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni/ve de uyarına gelirse,/tepemde bir de çınar olursa/taş maş da istemez hani...”

Vasiyet iddialarının dayandırıldığı bütün satırlar bunlar işte. Pardon! Bir yanında Irgat Osman’ın, öbür yanında da Şehit Ayşe’nin yatıyor olmasını ister bir de Nâzım. İyi de bu iki parantez arasında başka şeyler de söyler. Sözgelimi, Irgat Osman’ı Hasan Bey vurmuştur. Ayşe “çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp/kırkı çıkmadan ölen” bir Ayşe’dir, şehitliği bundan.

Ya, hasretini çektiği çalışma hayatı? Toprağın mülkiyeti? Güvenlik? O satırlar da şöyle: “Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,/seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,/tarlalar orta malı, kanallarda su,/ne kuraklık, ne candarma korkusu.”

Nâzım’ın 80’lerden sonra hayranları arttı. Hayrettir, mezarını Türkiye’ye getirmek ateşiyle de yanar oldular birden. 2006 Temmuz’unda Moskova’yı ziyareti sırasında Bülent Arınç, hatırlarsınız “Lenin’i ölü görmek ne güzel!” diye bir de espri yapmıştı. Bülent Arınç da bu ateşle yananlardan. Hatta mezar için memleketi Manisa’nın Kaşıkçı köyünü de önermişti. Onun dayandığı satırlar da yine aynı satırlar.

İyi ama bu şiir, vasiyet şiiri değil. Sevgi şiiri. Hasret şiiri. Memleketinin emekçi insanını sevmekte Nâzım. Toprak derdi, su derdi, can derdi olmadan çalışılan bir memleketin hasretini çekmekte. Bunları anlatıyor. “Büyük hasret”i yani ve onun insanlarını. Gerçi ölecek, “kurtuluş”u göremeyecektir. Bunu bilir: “Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,/toprağın altında yatar upuzun,/çürür kara dallar gibi ölüler,/toprağın altında sağır, kör, dilsiz.” Üzülür mü? Hayır. Çünkü olacakları önceden görüp söyleyendir: “Ama bu türküleri söylemişim ben/daha onlar düzülmeden,/duymuşum yanık benzin kokusunu/traktörlerin resmi bile çizilmeden.” Nâzım’ın hasreti, komşularının da hasretidir. Ne ki bir farkla: “Benim sessiz komşulara gelince,/şehit Ayşe’yle ırgat Osman/çektiler büyük hasreti sağlıklarında/belki de farkında bile olmadan.”
Bunun neresi vasiyet şiiri? Adam, “Beni Devlet Mezarlığı’na gömün” dememiş. “Şehitlik’e” dememiş. “Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne” dememiş. Ne demiş? “Köy mezarlığı” demiş. Bunu da hasretiyle, sevdasıyla, fikriyatıyla uygun düştüğü için demiş. Yook! İlle de Moskova’dan alıp buraya getirecekler adamı. Köy mezarlığına koyacaklar. Tepesine çınar dikecekler. Allah bilir, bir Osman’la bir de Ayşe verecekler iki yanına. E, “taş maş da istemez” artık.

Koruyabilcek misiniz?..

Beni en çok şaşırtan da Kültür Bakanı Ertuğrul Günay. Bakanlık’ta, daha ayağının tozuyla verdiği röportajda, söz Nâzım’ın mezarına geldiğinde demişti ki; “Gelmesi gerekiyor. Kaldı ki vasiyeti var.” (Milliyet Pazar, 7 Ekim 2007). Şimdi 5 Ocak’ta aldıkları kararın ardından bir daha aynı laflar: “Anadolu’da bir çınar ağacının altına gömülmek gibi bir vasiyeti var. Biz, bu vasiyetin gereğini de yerine getirmeye tam kararlılıkla hazırız.” Yine “köy mezarlığı”, yine “çınar”, yine taş maş... Eğer vasiyet bu kadar önemliyse, şu satırlar bir daha okunmalı: “Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,/seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,/tarlalar orta malı, kanallarda su,/ne kuraklık, ne candarma korkusu.” Neden? Çünkü “tarlalar orta malı” da Nâzım’ın vasiyetindendir, “ne candarma korkusu” da. Bu vasiyet de tutulmalı.

Sivas Madımak öncesiydi. PEN Kongresinde bir grup yazar Nâzım’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi önerisinde bulundu. Aziz Nesin, cevabı içinde sorusuyla tepki gösterdi: “Koruyabilecek misiniz?” 15 yıl sonra aynı soru Ertuğrul Günay’a soruluyor: “Siz Türkiye’nin bugünkü koşullarında, 301. madde hâlâ tartışılırken diyelim getirttiniz mezarı, koruyabilir misiniz?” Bakan’ın cevabı: “Türkiye’nin çok önemli değerlerine, yapısına, insanına çok hoyratlıklar yapıldı. Ama bunlar gerekçe olmamalı. Getirmeliyiz, korumalıyız.”

Ama hoyratlıklar bitmiş değil. Hâlâ “Komünist dünyanın kalıntıları” denilebiliyor mesela Nâzım’ın genç hayranları için. Diyelim bir dil alışkanlığı ya da sürçmesidir bu; vaktiyle yapılanlar yapanın yanına kâr mı kalmalı?
1935’te Taranta Babu’ya Mektuplar’ı, 1936’da Alman Faşizmi ve Irkçılığı ile Sovyet Demokrasisi kitaplarını yayımlar Nâzım. Şimşekleri çeker. Sonrasını Memet Fuat’tan okuyalım: “Uyardılar, Sadri Ertem, Şevket Süreyya Aydemir gibi arkadaşları aracılığıyla Ankara’ya çağırdılar. Çankaya’da dolaştırdılar, ‘Bizimle olmayan bize karşıdır’ dediler. Baktılar söz dinlemiyor. Sonrasını Falih Rıfkı Atay, Meclis’te kulaklarıyla duydu: ‘Vesika yokmuş ha... Delil bulunmazmış ha... Biz onu Divan-ı Harbe mahkûm ettirelim de gününü görür...’” (Konuşmalar, İş Bankası, İstanbul, 2002, s.402).

Ne dersiniz? “Köy mezarlığı”yla ve bir “çınar”la temizlenir mi bunca kirli tarih? Ya da şöyle: “Köy mezarlığı” ile “çınar” mıdır Nâzım’ın gerçekten istediği?

18/01/2009

RADİKAL


computer Anlaşmalı Evlilik Sitesi - Evlilik fırsatı ayağınıza geldi - TIKLA KAYIT OL - TIKLA EVLEN

Bu haber 20/01/2009 tarihinde eklenmiştir.

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
captcha
 
Sayfalar: 1
Authors

ÇOK OKUNAN YAZILAR

ÇOK OKUNAN HABERLER