disscuss print

1 YILLIK Hosting Alana, 3 YILLIK Hosting HEDİYE... TIKLAYINIZ.

Böyle gelmiş böyle gitmez: Gazete fiyatları artmalı

Böyle gelmiş böyle gitmez: Gazete fiyatları artmalı_resim Şubat başından bu yana Doğan Gazetecilik CEO'luğunu üstlenen Servet Topaloğlu,Darmstadt Üniversitesinde işletme ve makine okuduktan sonra uzun yıllar Alman şirketlerinde çalıştı.

Son 10 yıldır perakende sektöründe görev aldı. Lise yıllarında gazeteciliğe öyle meraklıydı ki, genç yaşına rağmen Faruk Sükan'ın çıkarttığı Zaman Gazetesi'nde haber, röportaj ve makaleleri yayınlandı. Son üç yılı değişik şirketlerin yönetim kurulu üyeliklerinde geçti. Şimdi, satışından vazgeçilen Milliyet, Radikal ve Vatan Gazetelerine değer kazandırmak için medyayı tanımaya çalışıyor. Kendisiyle CEO'luk psikolojisi başta olmak üzere, sektörün sorunlarını konuştuk.

-Doğan Gazetecilik'in CEO'luğunun size teklif edilmesiyle evet demeniz arasında ne kadar zaman var?

-Üç ay kadar karşılıklı görüştük. Hanzade Hanım ile hepsiburada.com'da çalışırken bu konu gündeme geldi. Hanzade Hanım yaşımı genç buldu. "Bu yaşta yönetim kurulu üyelikleri erken. Bunu siz 60 yaşınızda da yaparsınız. Faik Açıkalın Yapı Kredi'ye geçti, o masa boş" dedi. Üç aylık süre sonunda karşılıklı böyle bir karar aldık.

-Evet derken "Bu, kariyerim için çok büyük bir meydan okuma olacak" diye kendinizi şanslı mı hissettiniz, yoksa "Medya hiç bilmediğim, bana yabancı bir alan. Bakalım ne yapacağım" gibi bir tereddüde mi düştünüz?

-İki duygu da var. Yapı itibariyle challange'ı severim. Bu işi de öyle gördüm. Diğer taraftan on yıl sonra yeni bir sektöre girmenin verdiği hafif bir tedirginlik ve heyecan tabii ki var.

-Medya sizi hangi yönleriyle tedirgin eder?

-Perakende ve sanayi dünyasında on yıl görev yaptım. Perakende dünyasına finansçı bir arkadaş gelip bir şeyler anlatmaya kalktığı zaman ona duyduğum hisler neyse, herhalde arkadaşlarım da medya sektöründe bana aynı duyguları besleyecektir. İnsanın yapısında bu var. Çok konforlu bir duygu değil.

-Siz hemen onaylanmak mı istersiniz?

-Hoş olurdu. (gülmeler) Türkiye çapında çok ünlü köşe yazarları ve genel yayın yönetmenleri ile birlikte çalışmak, belli bir yaştan sonra onların arasına girmek, "Acaba dışarıdan gelen birine karşı nasıl bir yaklaşım içinde olurlar?" gibi düşünceler biraz tedirginlik verdi.

-Ünlü gazetecilerin ego katsayıları çok yüksektir. Siz de üst düzey yönetici olarak yıllarca çalışmışsınız. Sizin de egonuz yüksektir. Ego çatışmasını yönetemem diye mi düşündünüz?

-Hayır. Bunları bu ego çatışmasına dönüştürmeden çözebilmenin yöntemlerini belli bir deneyimden sonra elde ediyorsunuz.

-Asıl uzmanlık alanınız perakendecilik, alışveriş merkezleri, hızlı tüketim maddeleri. Gazete ve Tv de aslında bir çeşit hızlı tüketim maddesi. Böyle mi düşündünüz?


-Evet kesinlikle. Biz perakende sektöründe hıza ve tazeliğe çok alışığız. Bir domatesin tarladan alınıp, hal üzerinden bin mağazaya dağıtılıp o gün içinde tüketilmesi gerekiyor. Haberin de bundan bir farkı yok. İyi haberi okuyucunuza çok hızlı bir şekliyle sunmanız lazım. Seri hareket ederken ayaklarınızı da yerden kaldırmamanız gerekiyor. Neticede ticari kuruluşlar. Burası halka açık bir şirket. Yönetimde katı kurallar, belli bir disiplinin ve temkin gerekiyor. Diğer yandan da son derece süratli olmalısınız.

-Ya benzemezlikler?


-2000'li yılların başlarında enflasyonun yüksek olduğu zamanlarda perakende sektörü yönetim açısından disipline edilmemişti. Malı uzun vadeli al, peşin sat. Aradaki rakamı repo yap. Parayı oradan kazan. Operasyon olarak kar yapıp yapmamak, müşterinin seni beğenip beğenmemesi, servisinden mükemmel derecede memnun olup olmaması çok önemli değildi. Artık operasyondan kar yapamayan bir perakendecinin yaşam şansı yok bu pazarda. Müşteriniz hakiki performansınızı değerlendirmeli ve memnun olmalı. Enflasyonun da düşmesi nedeniyle bu iş repolarla dönecek gibi değil. Medya sektörüne baktığım zaman özellikle yazılı basın bu konuda çok disipline değil.

-Yani doğru dürüst yönetilmiyor mu?


-Hayır, bakış açıları farklı. Yazılı basın sektöründe iki pazar görüyorum. İlki okuyucu pazarı, yani gazete satıyoruz, karşılığında para alıyoruz. Diğeri de reklam pazarı. Dışarıdan bakan biri olarak ilki bence daha önemli.. İlk önce okuyucunuzu memnun etmelisiniz. Okuyucunuz, memnun olduğunu size gazetenizin bedelini ödeyerek göstermeli. Buna paralel olarak, okuyucu ile istişare halinde olmak isteyen reklam verenlerin, gazetenizi reklam mecrası olarak kullanması lazım. Yönetimsel olarak baktığım mantık bu. Durum şu anda sektörde böyle değil. Yapılan promosyonlara, gazetelerin fiyatlarına ve kalınlıklarına bakarak şunu görüyorum. Bazen gazete okuyucudan aldığınız bedelinden çok büyüktür. Bu çok sağlıklı değil.

-Böyle geldi böyle gitmeyecek gibi bir iddianız var mı?

-Benim var, evet. Normal gazeteler Avrupa'da bedava değil. Gazeteden para kazanıyorlar. Fiyatları 1 - 2,5 Euro arasında.

-İddianız, Doğan Grubu'nun sadece gazetelerinden para kazanması mı?

-Hayır, benim böyle bir iddiam olamaz. Daha çok yeniyim. Bence bu bir sektör problemi, Doğan Gazetecilik problemi değil.

-Kendinize böyle bir hedef koyuyor musunuz?


-İyi olurdu. Ben tabii böyle bir kararı yalnız veremem. Perakendecilik gibi repodan para kazanmak, operasyonel zararı finanse etmek ile benzerlik görüyorum burada. Bu sağlıklı değil.

-Repodan para kazanan gazetelerin sahibi oluyor.

-Gazetenin sahibi değil, gazetelerin yönetimleri. Ve buradaki kazançlarını belirli yerleri finanse etmekte kullanıyorlar. Promosyonlar, personel masrafları, seyahat masrafları, reklam masrafları... Hâlbuki öyle olmamalı. Toplam gazete hammaddesi, reklam ve promosyon rakamlarının satışlardan küçük olması lazım. Gazetenin hammaddesi 30 kuruşsa, 3 kuruşa nakliyeye gidiyorsa, işte Yay-Sat'tı, Turkuaz'dı vs. 33'e mal oluyorsa, müşterinin yani okuyucunun buna en azından bir 60 kuruş vermesi lazım. Bu gazeteyi siz 30 kuruşa satmaya kalkarsanız çok sağlıklı olmaz.

-Gazete fiyatlarının artması gerekir diyorsunuz.

-Evet. Süt, et, benzin, doğalgaz fiyatına bakın ve Avrupa ile kıyaslayın. Burada daha pahalı. Avrupa'da 5 liraya satılan gazete Türkiye'de 75 kuruş. Dünyada gazete hammaddesi her yerde aynı. O bakımdan potansiyel görüyorum. Negatif olarak görmüyorum.

-"Çünkü bütün gazete sahiplerinin başka işleri var. Asıl o başka işlerden kazanıyorlar" diye mi düşünüyorsunuz?


-O konu beni çok aşar.

-Niye aşar canım, siz Doğan Gazetecilik'in CEO'susunuz. Gazeteler sadece gazetecilik mi yapmalı, yoksa başka işler de yapmalı mı?


-Tabii kritik bir konu. İkisi aslında bir dengede götürülebilmeli. Bu duruşunuza, etik anlayışınıza, değerlerinize bağlı bir konu. Dünyada birlikte yapanlar da var. ama

-Bu durum Türkiye'de dengede mi?


-İzin verirseniz oraya girmeyelim. Sübjektif konulara giriyoruz.

-Sübjektif değil aslında, belli ki sektörde bir denge problemi görüyorsunuz. Doğan Grubu da önemli bir parçası sektörün. Peki bahsettiğiniz dengenin şartları neler?


-Sektörün dışında olduğum için hakikaten oradaki detayları bilmiyorum. Sadece okuyucu olarak takip ettiğim şeyler var. Okuyucu olarak bakış açısı farklı. İşin yönetimsel olarak bakış açısı farklı. Okuyucu olarak değil, yönetim açısından baktığımda ikisini dengede götürmenin mümkün olduğunu söylüyorum. Bunun için bulunduğunuz ülkenin belirli kuralları var.

-Kuralı şu mu, eğer gazetecilik yapıyorsan, gazetecilikten para kazanmalısın.


-Doğrudur.

-Ayrıca başka işlerden kazanıyorsan oraya ben karışmam diyorsunuz.

-Tabii tabii.

-Bunun şartı nedir?

-Valla Doğan Gazetecilik'in operasyondan yaratılan karlılığında bir sorun yok. Beş gazetesi var. Bu beş gazeteden bazılarının ev ödevleri daha fazla. Bazı gazeteler de mükemmel. Ciddi derecede para kazanıyor. Örneğin Posta, Fanatik.

-Milliyet'in, Radikal'in, Vatan'ın satışa çıkarıldığı, çeşitli alıcılarla görüşüldüğü ama bir türlü uzlaşmanın sağlanamadığının deklere edildiği bir dönemde göreve geldiniz. Doğan Gazetecilik yeniden yapılanacak. Siz de zaten hep yeni kurulan operasyonlarda görev almayı tercih ettiniz. Belki de seçilme sebebiniz bu.

-Doğru.

-O halde ne olacak, bu dönemde grup küçülecek mi, büyüyecek mi? Bir çok çalışanın işten atılacağını okuyoruz.....


-Meşhur, CEO'nun ilk doksan günü vardır. Bu dönemde ilk önce mevcudu anlaması lazım. Herkesi dinlemesi lazım. Pazara bakıp bir öneri ile yönetim kuruluna gidip yol planını anlatması lazım. Ben bu aşamadayım. Nisan sonu Mayıs başına kadar pazara bakıyorum, çalışma arkadaşlarımın önceliklerine bakıyorum. İşletme körlüğü olup olmadığını yakalamaya çalışıyorum. Çünkü bir yerde beş-on yıl görev yaptığınız zaman belirli bir perspektiften bakıyorsunuz ve etrafınızı görmemeye başlıyorsunuz. Bu çok doğal. Benim katabileceğim bir şeyler olabilir mi diye bakıyorum.

-Mesela gazete fiyatını arttırabilir misiniz?

-Ya fiyatı arttıracaksınız, ya maliyetleri düşüreceksiniz. Gazete sayfanızı incelteceksiniz. Nakliyenizi optimize edeceksiniz, promosyon verme ihtiyacı hissetmeyeceksiniz. Okuyucu sizi bir kalem için, veyahut yüz Türk büyüğü veriyor diye almayacak. Gazete için alacak. Yani bunu yapamıyorsanız kendinizi sorgulayacaksınız. İlla fiyat arttırmak gerekmiyor. Okuyucu hem gazeteyi seviyor, hem de eklerinizi istiyorsa onun da bir bedeli var. O bedeli okuyucunun veriyor olması lazım. Vermediği zaman sıkıntı var. Bir fark yaratmalısınız. Reklam gelirlerinizle diğer operasyonal maliyetlerinizi giderme yoluna bakacaksınız. Çalışanlarınıza, köşe yazarlarınıza, yönetime, CEO'ya, binaya, televizyon reklamlarına dünya kadar para harcıyorsunuz. Oraları reklam gelirlerinden finanse edeceksiniz. Geri kalandan da kar kalacak ki ortaklarınıza dağıtabilesiniz. Oralarda o düşünce zinciri acaba benim anlattığım gibi mi, yoksa benim anlattığım gibi değil mi.?

-Bence bunu anlamışsınızdır. Bunun cevabı vardır sizde.


-Evet, var. Burada okuyucu tarafından ziyade, ibre reklam pazarına doğru eğimli. Bütün sektör reklam verenler üzerine odaklı. Kantarın topuzu hafif kaçmış. Daha dengede götürülebilir.

-Milliyet, Radikal ve Vatan zarar ediyor. Sonuçta bunlar satışa çıkarılmış. Siz şimdi bir tasfiye sürecinin CEO'su musunuz?

-Kesinlikle hayır. Ben bu şirkete değer kazandırmak üzere gelmiş, bir icra kurulu başkanıyım. Tasfiye benim görevim değil. Tasfiye söz konusu da değil. Herhalde tasfiyeyi benden daha iyi yapacak insanlar vardır.

-Satıştan vaz mı geçildi, yoksa "daha iyi şartlarda devredelim. Bunun için de içeriyi toparlayalım, ondan sonra satalım" mı gelinen nokta?


-Ben bu konuları beni bu göreve getirenlerle konuşma gereği hissetmedim. Benim vazifem arkadaşlarımla birlikte bu şirkete değer kazandırmak. Tecrübelerime göre satılık olmayan şirket yoktur dünyada. Ya dersiniz ki artık ben bu alandan çıkmak istiyorum, işte şu yatırım şirketine yetki veriyorum diye deklere edersiniz. Ben şu firmayı görevlendirdim, beni satmak üzere. Bir yolu bu. İkincisi, dersiniz ki ben kimseye yetki vermiyorum. Şirketimin değeri de bellidir. Arzu eden varsa gelsin, konuşalım. Veyahut da dersiniz ki şu anda piyasa koşullarındaki fiyatlar uzaktan yakından benim kafamdaki değerler değildir. Bu fiyata kim gelirse vermem. Ama onun iki misli, üç misli verecek olan varsa gelin konuşalım. Bu dünyada da böyle.

-Doğan Gazetecilik ilk basamakta değil miydi?


-Burası satışı açıklanmış bir yerdi. Belirli görüşmelerde bayağı somut gidiyordu. İnanın detayı bilmiyorum. Sadece neticeyi biliyorum. Alıcı ile satıcının herhalde birbirlerine verdiği bir süre vardı, o süre doldu. Olmadı. Bize bir gün, bu açıklama yapıldı: Artık satış gündemden düşmüştür. Benim için de sürpriz olmadı. Çünkü beni bu göreve almaları herhalde satışın pek olmayacağını gösteriyordu.

-Yani satış gündeme yeniden gündeme gelmez mi?


-Gelebilir. Biri tutup çıkar da şirketin ana hissedarına şirket için 1 milyar dolar teklif etse, herhalde satmayacak hali yok.

-Peki personel tenkisatı var mı planlarınızda?

-Hayır. Şu anda öyle bir şey söz konusu değil. Ama dediğim gibi rakamlara bakacağız. Doğan Gazetecilik'te misyonum şirkete değer katmak. Değer de öyle otomatik olarak. Ne kadar nazik bir CEO geldi veya işte turuncu kravatı var diye olmuyor. Bu tip yürüyüşler genelde orta vadeli olur. Önümde üç yıllık bir süreç görüyorum.

-Peki bu satışın olmamasının ana sebebi parasal mı, yoksa strateji değişikliği mi?Yani grubu zora sokan bir takım siyasi ilişkilerde düzelme aşamasına girilmesi mi?


-İnanın bilmiyorum. Beni ilgilendirmiyor da. Bu bahsettiğiniz şirketin satışı ile ilgili taktikler. Ben şirketi satacak olan biri değilim. Muhtemelen satış görüşmelerinde de olmayacağım.

-Olur mu, attığınız adımlarda bütün bu bilgilere de ihtiyacınız olacak.

-Tabii. Çağıracaklar, anlatacağım. Hakikaten dünyada da bu böyledir. İcra kurulu başkanlarının işi değildir bu. Herkes işini yapacak. Yönetim kurulu hesap soran taraftır ve iktidarı temsil eder. İcra kurulu başkanı da hesap verendir. İcrayı temsil eder ve amacı şirkete değer kazandırmaktır.

-Kendi önünüze koyduğunuz havuç ne olacak? Aksi takdirde kendi kafanıza indireceğiniz sopa? Yani patronlar size vurmadan önce...

-Benim iddiam stratejik konumlanmasını iyi yapmış, itibarı yüksek ve operasyonel karını her yıl sürekli geliştiren bir Doğan Gazetecilik. Grup içinde beş tane marka var. Bunların hepsi de çok kuvvetli markalar. Ve büyük bir pazar. Türkiye'yi konuşuyoruz. Spor dünyasında Fanatik Kendine özgü müşteri kitlesi olan, geniş kitlelere hitap eden Posta. Milliyet'in zaten yıllardan beri kendine özgü bir duruşu var.Vatan da öyle. İlk çıktığında daha agresif bir yapısı vardı hatırlarsınız. Radikal de öyle. Bunlar zaman içinde belki biraz kendi alanlarından sapmış veya birbirlerinin alanlarına girmiş olabilirler.

-Birbirlerinin kazancını mı sömürmüş olabilirler?


-Hayır hayır. Okuyucu kitlesi olarak. Yani aynı haberleri yapmak, aynı tarz yazılar.

-Ayrışmaları mı gerekir?


-Yani ya ayrışması, ya birleşmesi. Şu anda "Yok hayır onlar yeteri kadar ayrı markalar. Gayet de iyi bir şekilde misyonlarını yapıyorlar" diyen de var. Ben onları da dinliyorum, öteki tarafı da dinliyorum. Okuyucuları dinliyorum. Focus grupları dinleyeceğim.

-Ama siz daha da ayrışmasından yanasınız?

- Tabii rollerini belirlenmesi lazım. Her gazetenin, her markanın bir çekirdek okuyucu kadrosu var. Bence konseptin buna odaklanması lazım. Milliyet'in kitlesi neyse ona bakılması lazım. Vatan'ın neyse ona bakılması lazım.

-Son iki dönemin Milliyet'i mesela. Bir Seda Ergin'in ciddi Milliyet'i var. Bir de Tayfun Devecioğlu'nun bir çıt daha light Milliyet'i. Hangisi size Milliyet'in vermesi gereken resim olarak görünüyor?


-Bunu şu aşamada söylemeyeyim. Bir düşüncem var ama ilk önce arkadaşlarımın duymasını isterim.

-Ya Milliyet şöyle bir gazete olsun" dediğinizde, "Sana ne kardeşim, sen gazeteci misin?" derlerse?


-Demezler.

-Eskiden siz iş saatlerinizin yüzde yetmişini sahada, mağazalarda geçirirdiniz. İş ortakları ve müşterilerle vs. CEO'nun ve diğer yöneticilerin ve ekplerinin değişken atmosferi solumaları lazım. Sadece rapor okuyarak olmuyor bu iş.

-Olmuyor. İlk üç ayın önemli bir kısmını seyahatlere ayırmıştım. Tam realize ettiğim söylenemez. Biliyorsunuz bazı toplantılara çağırıyorlar. Mutlak surette bayilerde gazete satışları esnasında bulunacağım.

-Bayilerde gazete mi satacaksınız?


-Evet. Bizim Yaysat bayilerinde. Orada müşterinin gazeteyi hangi motivasyonla aldığını göreceğim. Okuyucuyu kulağımla dinlemek, gözlerimle görmek isterim. Okuyucuyu gazete ile mi ilgileniyor, promosyonla mı? Çünkü televizyonlarda gazeteler reklam yayınlıyorlar. Gazete müşterinin hakikaten bir alışkanlığı olmuş mu hissetmeye çalışacağım. Hatta okuyucuyla konuşup, okuyucunun düşüncelerini soracağım.

-Kaç bayi dolaşacaksınız?


-Fazla bayi gezmem gerekmiyor. İki üç tanesinde uzun süre çalışmam kâfi olacaktır. Okuyucuyu iyi anlamak için sadece İstanbul'da değil, Anadolu'da da gezeceğim. Özellikle Ankara ve İzmir'e gitmeyi düşünüyorum. Reklamveren tarafındaydım. Üç aşağı beş yukarı oradaki pazarı biliyorum. Ama ajansların bakış açılarını almam lazım. Ajanslarla görüşüp, bizi ve pazarı nasıl gördüklerini öğreneceğim. Bünyemizde çalışan bin küsur çalışanımız var. Onların da görüşlerini almak istiyorum. Çünkü saha ile sürekli ilişki içinde olan onlar. Dolayısıyla o prensipler burada geçerli.

-Şu anda Milliyet promosyon yapıyor mu?


-Yapıyor. Şu anda yürüyen 11 tane promosyonu var. Mesela bitkisel sağlık dergisi, İngilizce CD ve kitap seti var. Okuyucuya bu promosyanlar için 19 kupon toplattırıyoruz. Ayrıca ÖSS ve SBS ile ilgili promosyonlarımız da var.

-Size göre bunları kaldırmak mı icap eder?


-Okuyucu ile konuşmam lazım. Gazeteyi almalarında promosyon ne kadar etkili olduğunu bilmek istiyorum. Promosyon vermesek Milliyet'i almayacak mıydı yani?

-Kaç denekle konuşulunca anlaşılıyor bu?


-Gazete başına tahmin ediyorum yüzün üzerinde kişi ile konuşunca anlaşılıyor. Araştırma şirketlerinin metotlarıyla yetinmek istemiyorum. Çünkü biliyorsunuz klasik sorular... Ellerinizi günde kaç kez yıkarsınız sorusuna, beş kere yıkarım da diyebilir değil mi? Çünkü hiç yıkamadığını söylemek, kendini kötü hissetirir. Onun için oralardan gelen bilgileri kendi tecrübelerimle harmanlamak istiyorum.

-Aile şirketlerinde CEO olmak da zor olsa gerek.


-Farklı. Kurumsal yapılarda hesap veren ile hesap alanlar ayrılır. Aile şirketlerinde hesaplar biraz karışıyor. Bu işin normali, aile olarak hesap alabilmek için operatif icradaki kararlarda olmamak. Eğer icrada ve kararda olursanız, o zaman da hesap soramıyorsunuz.

-Şimdiye kadar hep olmuşlar ama değil mi?


-Evet. Türkiye'deki pek çok aile şirketinde olduğu gibi. O zaman da tabii karışmasa çok daha sağlıklı yönetimler oluyor. Nedir bizim alıştığımız düzen? İşte icra kurulu başkanı gelir, ayakları sağlam yere basan üç yıllık bir perspektif verir. Vizyon verir ve bu vizyonu nasıl gerçekleştireceğini anlatır. Bunu sayılarla destekler. Oraya nasıl ulaşacağını anlatır. Bu yönetim kurulu tarafından ciddi derecede challange edilir. Hesap tarafından da denir ki bunu böyle şöyle düşündün mü? Neticede ortak bir payda bulunur. CEO der ki şuraları revize etmem lazım.

-Siz daha bunu yapmadınız?

-Yapmadım, ama yapacağım. Bir el sıkışılır. O el sıkışıldıktan sonra da icra kurulu başkanı belli dönemlerde hesap verir. Der ki, bizim üç yıllık yol planımız şöyleydi. İlk üç ayı böyle planlamıştık. Şuralarda sapmalar var. Bunun nedenleri şunlardır. Bu sapmaları gidermek içinde yeni aksiyon planlarım budur. Kendisine krediler verilir veya verilmeyebilir. Ama hesap veren ile alan çok net bir şekilde ayrılır. Bu yolda aile şirketlerinde çok önemli adımlar var. Büyük istek var. Bunu bizim grupta da hissediyorum. Zaten onun için de buradayım.

-"Biz artık tamamen çekiliyoruz yönetimden" dendi mi size?

-Evet. Bu tabii bir günde olmuyor. Bizim ısınmamız, çalışmamız lazım. Arkadaş olarak birlikte çalışabilmeliyiz. Bu şirket, tek kişiye de bağımlı olmayacak. Tabii şirketin büyük bir icra kurulu var.. Onların kimyalarının tutması, uyum içinde birlikte çalışmaları lazım. Pek çok faktör bir araya geldiği zaman tabii ki bunun gerçekleşmesi lazım. Bu günden yarına olduğu zaman kaos olur. O bakımdan bu süreci yaşayacağız. Bu bir sene de sürebilir. Bu süreçte yapılması gereken ev ödevleri var.

-Aileye biçtiğiniz ev ödevleri neler?

-Ben şimdi gidip aileye sizin şöyle ev ödevleriniz nasıl var derim. Benim işim değil o. Sadece önerdiğim yol planı budur. Önerdiğim yolu delik deşik etmelerini ister, sonra da daha iyisini çıkaralım birlikte derim. Bu en optimali, en iyisi olana kadar beni challange etmelerini isteyip, sonra el sıkışıp yoluma gitmek.

-Ev ödevleri var dediğiniz anda benim aileye düşenleri sormam doğal değil mi?

-Profesyonel ekibin ev ödevleri var. Ben aileye nasıl ödev veririm?

-Ne bileyim, hiç CEO olmadım. Patronlara "Ben profesyonelim, bana fazla karışma" diyemez mi CEO'lar?

-Olur mu öyle şey? Anında kapının önüne konursunuz.

-Ama başka nasıl türlü profesyonelleşme sağlanacak?


-Kendilerine ayakları yere basan sağlam bir konsept sunarak ve onları ikna ederek.

-Aile içi dinamikler her zaman CEO'ların başarısında rol oynar. Muhakkak CEO bütün bu dinamikleri de dikkate alır. Siz kendinizi bu açıdan hangi komplikasyonlara hazır hissediyorsunuz?


-Kararlı ve esnek olmak durumundayım. İkisini aynı anda yapmak çok zor. Ama bunu yapabileceğimi de düşünüyorum. Hiç unutmuyorum. Metro'da bir eğitim görmüştük. Bize bir şey izlettiler. Bir adama bir görev vermişler. Adama hiç söylememişler. Biz de onu seyrediyoruz. Adamın görevi odadan içeri girmek. Odanın kapısı ve zili var. Adam, kapıyı açmaya çalıştı ama kapı kilitliydi. Sonra kapıyı zorlamaya başladı. Kapı açılmayınca, zili gördü ve zili çaldı. Bir daha zili çaldı. Sonra zili yumrukla çalmaya başladı. Yanlış yapıyordu aslında başka yol bulmalıydı. Esneklikten kastım o.

-Kapıyı çalan patron mu, siz misiniz?

-Kapıyı çalan ben olabilirim. Eğer kapalı ise başka bir yöntem bulmalıyım. Ama o kapıdan içeri girmeliyim. Biraz önce iddiamı sordunuz. İşte iddiam o kapı, hedefim içeri girmek. Bunları yapabilmek için tek bir yöntem yok. Çok vida var. O vidalarla oynamak lazım. O açıdan kararlı olmak gerekiyor.

-Sizin birinci derece patronunuz Hanzade Hanım. Aydın Bey şeref başkanı. Üç kız evlat hatta belki damatlar faktörünü de dikkate almak zorunda mısınız?

-Hiç öyle bir şey söylenmedi. Damatlarla tanışmadım, damatları sektörden tanıyorum. Şirkete girmeden önce dostluklarımız var ama şirkete girdikten sonra herhangi bir yerde karşılaşmadık. Şuna dikkat etmek lazım, şunu ikna etmek lazım demediler. İki buçuk ay içerisinde Hanzade Hanım haricinde beni kimse arayıp ne düşünüyorsun, ne yapalım, ne edelim diye sormadı.

-Daha evvel bazı komplikasyonlar olduğu eski CEO'ların yazdığı kitaplarda ve bazı haberlerde geçiyordu.

-Eski yıllarda, evet. Artık çok değiştiğini düşünüyorum. Eski yazıları ben de okudum. O tablolar yok, değişmiş.

-Patronlar ve CEO'lar aslında iki ayrı sınıfın insanları değil mi?


-Kesinlikle.

-Patron psikolojisi konusunda yaşamınız boyunca hangi gözlemleri biriktirdiniz?

-Çok az. Çünkü patronla çalışmadım. Patronla çalışma konusunda benden yetkin olan profesyonel yöneticiler tanıyorum.

-Niye, çalıştığınız yerlerde patron yok muydu?


-Kurumsal profesyonellerden söz ediyorum.

-Yani bu sizin ilk patronlu CEO'luğunuz mu?


- Evet. Yönetim kurulu üyeliklerimde patronlarla çalışıyorum. Yaşar Holding'te de. Ama icra kurulu başkanı olarak ilk şirketim.

-Peki bu eksiğiniz, size dezavantaj olur mu?


-Olabilir. Bilmiyorum. Yaşayarak göreceğim. Ben kendimi işçi olarak görüyorum. Belirli bir ücret karşılığında çalışan ama belki biraz mürekkep yalamış işçileriz. Neticede bir emek veriyorsunuz. Sizden belli beklentileri oluyor. Onu sağlamanızın karşılığında paranızı alıyorsunuz. Normali bu. Ama CEO'lar arasında profesyonel kadroda olup da patron gibi davranan kişiler de var. Patronlarıyla çok sık bir arada olurlar. Ailelerin içlerine kadar girer, birlikte balık tutar, maçlara gider, seyahat ederler. Profesyoneller içinde böyleleri de vardır. Ben o grupta değilim.

-Şimdiye kadar öyleydiniz. Şimdiden sonra?

-Yine öyle olacağım.

-Sizi çağırsa patron, mesela gel birlikte golf oynayalım derse?


-Gidebilirim. Ama intibak edemeyebilirim. Çünkü golf oynamasını bilmem. Kıyafetim yok.

-Size çok para veriyorlardır, bir golf kıyafeti alabilirsiniz!

-Yok, o kadar da çok değil.

-Özetle şu mu çizdiğiniz CEO tipi, ben patronlarla işimim dışında çok fazla haşır neşir olmaktan yana değilim.


-Geçmişime baktığınız zaman o konuda yetkinliğim olmadığını görebilirsiniz.

-Arzunuz var mı peki?


-Belki hoşuma gidebilir. Öyle bir yetkinliğim olsaydı olabilirdi. Herhalde onun da güzel tarafları vardır.

-Ne gibi?


-Bilmiyorum ki. Bazı arkadaşlarımın güzel, keyifli bir yaşamları var. Patronlarla birlikte olmak hoş bir şeydir.

-Ama aynı zamanda da yakıcı bir şeydir.

- Evet. Yakıcı bir şey olabilir.

-Ve siz yanmak istemiyorsunuz.


-Öyle de düşünmedim. Rahat olamam, tedirgin olurum diye düşündüm. Tedirgin olduğum zamanlarda benden hoşlanmayabilirler.

-Sizi tedirgin eden şey ne olur?


-Kendimi profesyonel kadroda görüyorum. Bu psikolojinin arkasında şu olabilir. Çok uzun yıllar kurumsal şirketlerde profesyonellerle birlikte yaşadım. Patron psikolojisini bilmiyorum yakinen. Çok alışık değilim.

-Sizin doğrularınızla patronunuzun doğruları örtüşmediğinde neler olur?

-Konuşulur. Görevimiz o. Doğrularımızı anlatmalıyız. Dediğim gibi ayakları yere basar şekilde.

-Patron dedi ki, kardeşim bu şirket senin mi, benim mi?

-Sizin diyeceğim tabii ki.

-Sonra? Karar verirken. Benim dediğim olacak dediğinde?

-Onun dediği olacak.

-Peki, sonuç başarısızlık olursa sorumluluk kimin olur, sizin mi?


-Pek değil. Müşterek olur.

-Hiç bugüne kadar sorumluluğu alan patron gördünüz mü?

-Hayır. En azından aynaya baktığım zaman diyeceğim ki bu kararı müşterek aldık. Yarısı benim suçum, yarısı patronun suçu. Geri kalan da patronun inisiyatifinde. Patron diyebilir ki bu hatayı sen yaptın, işine son veriyorum. Benim diyebileceğim bir şey yok. Önemli olan benim aynada kendimle yüzleşmem.

-Çok güzel. Peki patron inisiyatifi nereye kadardır, CEO'nun inisiyatifi nereye kadardır? Bunun sınırları belli mi? Belli değilse bu sizi tedirgin ediyor mu?

-Sınırlar belli olmalı. O konuda çalışmamın içinde bir taslak hazırladım. Bu taslağı kendimden hazırlamadım. Çalıştığım şirketlerin bunlarla ilgili tavsiyeler var, yönetim kurulu onayı gerektiren işler diye. Bir sayfa, çok net bir şekilde yazılıdır. Mesela maaşı yıllık 100 bin liranın üzerinde olan birinin işe alınması, patronun mutabakatıyla olur. Bunun tanımlanması lazım. 200 bin veya 50 bin liralık bir gayrimenkulün alınması, satılması, kiralanması ya da boşaltılması durumunda patron kararın arkasındaki nedeni görmeyi isteyebilir. İşte bunları hazırlıyorum. Kabul görür görmez bilmiyorum ama üzerinde çalışıyorum.

-Patronların sözlerinden dönme özgürlükleri vardır değil mi?

-Vardır.

-CEO'ların var mıdır?

-Yoktur.

-Bu adil mi?

-Neye göre?

-Size göre?


-Profesyoneller bir şeyin arkasında durdukları zaman, patronların da arkalarında durmalarını isterler. Duran çok patron var. Ama belki profesyoneller içinde de sözünün arkasında durmayanlar vardır. Daha cazip bir işi gördüğü zaman hadi Allah'a ısmarladık deyip giden profesyoneller de var.

-Biraz da şartlara bağlı.

-Belki ama yarı yolda bırakılmaması gerekiyor. Bu durumda iyi bir profesyonellik olmaz. Profesyonel olarak, işin aksamaması ve yönteminizin sürekliliğinin sağlanabilmesi için gerekli alt yapıyı hazırlamadan, en azından belli bir süre gemiyi terk etmemeli.

-Bir de medyada sizi zorlayacağını düşündüğüm rekabetin getirdiği medya kavgaları konusu var. Şu anda süt liman görünüyor. Ama bundan sonra da yaşanmayacağı anlamına gelmez. Böyle bir durumda siz de savaşkan olur ve bu kavganın bütün gereklerini yerine getirir misiniz?


-Benim geldiğim dünya, hakikaten centilmence rekabetin yapıldığı, kaliteli bir rekabetin çok arzulandığı bir dünya. Bir rakip piyasaya girdiği zaman memnuniyetle karşıladığımı, kalitenin rekabeti arttıracağını, çıtayı kaldıracağını, bunun bizi de daha canlandıracağını söylerdim. Rekabeti kabullenirdik ve rekabette pazar payı kaybetmemenin tüm gerekliliklerini de yapardık. Bel altına vurmadan, bel üstündeki enstüramanlarla... Bel altına vurmak hiç tarzımız değildi.

-Medya kavgalarını nasıl izlerdiniz?


-Medya sektöründeki kavgaları geçmişte okuyucu olarak çok yadırgadık. Belki de gazete tirajlarının yerinde saymasının ve geri gitmesinin sebeplerinden birisi de budur. Çünkü okuyucu bunu arzu etmiyor. Bir okuyucu olarak kimin kimle ne yaptığı, didiştiği iki puanlık bir pazar payı için beni ilgilendirmiyor. Okuyucu olarak beni gündem ilgilendiriyor. Gündemin ülkem için ne anlama geldiği ilgilendiriyor. Burada, sektörde biraz önce dediğim gibi potansiyel görüyorum. Sektörde bardağın dolu tarafını görüyorum. Hiç boş tarafına bakmıyorum. Potansiyel görüyorum. Bu tarafa doğru kayacak basın sektörü. Böyle sittin sene kalamaz bu. Bunu da oluşturan grubun Doğan Gazetecilik olması, icra kurulu başkanı olarak bunda katkımın olması arzumdur.

-Geçmişte bazı CEO'ların bu kavgalarda önemli görevler üstlendiği biliniyor. Böyle bir durumun sizin başınıza da gelebilme, teorik olarak mümkün.

-Teorik olarak mümkün. Ama pratikte yok. Çünkü ben öyle bir adam değilim. Öyle biri istenseydi beni buraya getirmezlerdi. Çünkü Servet Topaloğlu'nun kimliği belli. Benim ana amacım, rakibe odaklanmak veya patrona daha doğrusu hissedarlara hoş görünmek için sempatiklikler yapmak değil, okuyucunun, çalışma arkadaşlarımın ve reklamverenlerin entereselerine odaklanmak.

-Yandaş medya tabirini nasıl buluyorsunuz?

-Hiç düşünmedim. Ama bir kesimin çok hoş karşılanmadığını biliyorum. O kesimde tepki görüyor. Bir taraf da ısrarla o tabiri kullanılıyor. Ne gerek var, çok anlamsız bir şey.

-Yandaş medya lafını daha çok Doğan Grubu gazeteleri Zaman, Yeni Şafak, Star için kullanıyor.


-Bence terimleri aşmalıyız. Medya sektörünün sorununun bu olmadığını, birincil sorunlara odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu medya sektörünün sorunu olur ise bunu tartışmalıyız. Hakikaten patinaj yaparız. Bu tartışmaları sürtünme kayıpları olarak görürüm.

-Siz okuduğunuz haberlere ne kadar inanıyorsunuz? Yani "Milliyet ya da Vatan yazıyorsa yüzde yüz doğrudur" diye mi düşünüyorsunuz, yoksa okurken kafanıza birtakım kılçıklar batıyor mu?

-Biraz okuduğunuz mecraya, biraz haberi kimin yaptığına bağlı. Genelde birkaç yerden değerlendiriyoruz. Okur olarak acaba orada da aynı şey var mı diye baktığımız oluyor. O da belirli bir güven konusunun yüzde yüz oturmadığı anlamına geliyor.

rÖPORTAK : Nuriye AKMAN - ZAMAN


computer Anlaşmalı Evlilik Sitesi - Evlilik fırsatı ayağınıza geldi - TIKLA KAYIT OL - TIKLA EVLEN

Bu haber 22/03/2010 tarihinde eklenmiştir.

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
captcha
 
Authors

ÇOK OKUNAN YAZILAR

ÇOK OKUNAN HABERLER