
![]() |
Dr. Erdoğan Günal 0
|
AK PARTİ’NİN KAPATILMA DAVASI
14 Mart 2008’de saat 17.00 itibariyle AK Parti’nin kapatılması ile ilgili dava talebini duyduğumuzda ilk tepkimiz –her ne kadar Ocak 2008’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının yaptığı açıklamalar aklımızın bir köşesinde ise de- “Bu memleketle bu kadar oynamaya kimsenin hakkı yok” şeklinde olmuştur. Olayın üzerinden belli bir soğuma süresinin geçtiği şu anda da, bu düşüncemizde değişen bir şey bulunmamaktadır.
Gerek bir hukukçu, gerekse bir siyaset bilimci olarak yaşanan gelişmeye baktığımda, her ne kadar iddianamenin tamamını görmemişsem de, gerek daha önceki örneklerden hareketle olayı değerlendirdiğimizde, gerekse medya aracılığıyla ortaya konan gerekçelere baktığımızda, ortada hukuken ciddi ve muteber bir dayanağın olmadığını ve yapılan işin siyaseten ise baştan sona yanlışlıklar içerdiğini düşünmekteyim.
Öncelikle hukuken olaya yaklaşacak olursak, TBMM’de çok büyük bir çoğunluğa sahip bir parti, muhalefetteki üç partiden ikisinin de desteğini alarak “başörtüsü sorununu” çözmek amacıyla anayasal bir düzenleme yapmış ve bu düzenleme olaya muhalif kalan parti tarafından iptal istemi ile Anayasa Mahkemesine götürülmüştür. Söz konusu düzenlemeye ilişkin dava, halen Anayasa Mahkemesinde görülmektedir. Zaten demokratik bir hukuk devletinde yapılması gereken de budur. Şunu demek istiyorum; demokratik hukuk devletinde şayet bir muhalefet partisi siyasal iktidarın çıkardığı yasayı anayasaya aykırı görür ise, bunun iptali için Anayasa Mahkemesine götürebilir. Hal böyle iken ve her şey usulü dairesinde giderken, özellikle bu gerekçe ile bir partiye kapatılma davası açılmasının, hukuken bir geçerliliği olmadığı her türlü izahtan varestedir. Söz konusu somut olaydan hareketle, anayasa değişikliğine kabul oyu veren diğer partilere de kapatma davası açılması durumunda da bu yanlışlık ortadan kalkmayacaktır.
Öte yandan kapatılma davasına, Konya Milletvekili Hüsnü Tuna ve Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin gibi kişilerin açıklamaları gerekçe gösterilmişse-ki basında bu da yer almakta- bu konuda da zaten parti gerekli disiplin işlemlerini başlatmıştır. Kaldı ki, AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, değişik grup toplantılarında bu konuda bazı milletvekillerince yapılan açıklamaların partisini bağlamadığını açık bir dille dile getirmiştir. Bu ise, odak olmayı ortadan kaldırmak için, tam da Anayasa da ifadesini bulan bir husustur. Zira bir partinin laiklik, devletin bölünmez bütünlüğü, sınıf ve zümre diktatörlüğü gibi hususlarda odak haline gelmesini önlemenin en önemli koşulu; parti genel merkez organlarının, genel başkanın, TBMM Parti Grubunun, söz konusu hususlarda yapılan açıklamaları benimsemediğini açıkça ortaya koymasıdır. AK Parti Genel Başkanı da tam bunu yapmıştır. Dolayısıyla kapatmaya dayanak olarak gösterilen hususlar, hukuki mesnetten yoksun gözükmektedir.
Yine bu bağlamda parti kurucularından ve AK Parti MKYK üyesi olan Cüneyt Zapsu’nun “Bir kişiye türbanını çıkar demek donunu çıkar demekle eş değerdedir” sözü de sanırım iddianameye dayanak yapılmıştır. Ortalama nezaketten bile uzak olan bu yaklaşımı tasvip etmemiz mümkün olmamakla birlikte, söz konusu kişi de geçtiğimiz günler içinde partideki görevinden istifa etmiş / ettirilmiştir. Dolayısıyla bu noktada partinin bir kusurundan söz edilemez. Parti yetkili kurullarınca da kabul edilmeyen münferit hadiselerden hareketle hukuksal bir sonuç elde etmeye çalışmanın hukuksal bir dayanağı olmadığı gibi, demokratik teamüller açısından da bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Açılan kapatma davasına siyaset bilimi verileri ile baktığımız da, ortada siyasal akıl açısından büyük bir açıklık gözükmektedir. Zira AK Parti kurulduğu günden bu güne hemen her vesile ile din eksenli bir parti olmadığını ortaya koymakta ve bunu politikalarına yansıtmaktadır. Bu nedenledir ki altı ay önce yapılan 22 Temmuz 2007 seçimlerinde halktan çok büyük bir oy desteği alabilmiştir. Hal böyle iken ve bu desteğin artarak sürdüğü kamuoyu araştırmalarında ortaya konmakta iken, açılan kapatma davasının ortaya koyacağı sonuç,
Öte yandan açılan kapatma davası, dünyada yaşanan ekonomik kriz göz önüne getirildiğinde de siyasal akıldan uzak gözükmektedir. Üç ya da dört yılda bir negatif büyüme yaşayan ve en son Şubat 2001’de dibe vuran Türk ekonomisinin, özellikle 2002’deki AK Parti iktidarından sonra sürekli olarak pozitif büyüme eğilimi gösterdiğini gözönüne aldığımızda, yapılan işlemin ne kadar haksız ve insaftan uzak olduğu da kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ayrıca unutmayalım ki, 45-50 yılda yapılan ekonomik tahribatın 5 ya da 6 yılda tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmadığı gibi, başta ABD olmak üzere tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri etkileyen ve belli bir süre artarak süreceği öngörülen dünya ekonomik krizinden de Türkiye’nin kolaylıkla kurtulması mümkün gözükmemektedir.
Söz konusu muhtemel zararların en aza indirilmesinin yolu ise siyasal açıdan istikrardan geçmektedir. Bu nedenledir ki Türkiye’nin son altı yıldır yakaladığı siyasal istikrarı kaybetmemesi gerekmektedir.
Bu nedenle, 2002’den bu yana hemen her alanda ciddi bir çalışma içinde olan AK Parti Hükümetinin moral ve motivasyonunun bozulmasında ülke yararına bir kazanım olmayacağı gibi, çok büyük kayıplar olacağını hatırlatmak isterim. Kısacası, bu ülkenin çalışkan evlatlarının moralini bozmak gibi bir lüksü bulunmamaktadır.
ÇOK OKUNAN YAZILAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
- Alevi Evlilik
- Doktor Evlilik
- Yuvayı Dişikuş Yapar
- Evlilik Kataloğu
- Dedem Evlenecek
- İslami Evlilik
- Öğretmen Evlilik
- Hemen Evlilik
- Anlaşmalı Evlilik
- Kürt Evlilik
- Engelliler Evleniyor
- Rüya Tabirleri
- Rus-Türk Evlilik Sitesi
- Web Tasarım
- Şehitler Ölmez
- Muhsin Yazıcıoğlu
- Hosting Domain
- Zengin Eş
- İzmir Evlilik
- Dert Ortağı
- Acil Tazminat
- Muhsin Yazıcıoğlu
- Konya Evleniyor
- Birlikte Tatil
- Evlilik Kataloğu
- Sanal Psikolog
- Polis Evlilik
- Avukat Evlilik
- Deniz Gezmiş
- Holiday in Anatolia
- Kitap Bülteni
- Bekar Alemi























