
![]() |
Recep Kök 0
|
KIBRIS VE ENERJİ SAVAŞLARI ÜZERİNDEN DENKTAŞ’A DESTEĞİN BİR YOLUNU BULMAK
Tarih penceresinden tarih şuuru ile coğrafya’ya bakabilen milletler, büyük deha ve stratejistleri ile yükselirler. Onları takip eden nesillerin içselleştirebildiği bu tür anlayışlar da, o milletin yaşama felsefesine şekil verir.
Tayin edilen milli hedefler perspektifinden değişen dünya şartlarına, hangi ölçüde bakılabiliyor ve yorumlanıyorsa, bağımsızlık ve milli birlik o ölçüde korunmuş olur. Anadolu’ya geçmeye hazırlanan Mustafa Kemal ile konuşan bir gazetecinin diyalogunu hatırlayalım: Gazeteci:
“Devlet mağlup, ordu dağılmış, para yok, Anadolu halkı bitmiş ve yorgun, sen neden bahsediyorsun” der. Atatürk şu cevabı verir: “Misak-ı milli hudutları içinde bağımsız, şerefli bir Türk devleti’nden (hayalini yansıtır).” Gazeteciye göre bu nasıl olacaktır?
Hayaldir. Amma o günkü bu güzel ve nazlı hayal, ona gönül verenlerin azmi, can fedası ve iradesi sayesinde bugün bir hakikattir. Bu hakikate sahip çıkmak, korumak ve kollamak kadar, Türk insanını uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak için insanlık adına güzel hayaller kurmak ta, emaneti alan nesillerin sorumluluk ve ödev ahlakındandır.
Kıbrıs mes’elesinin de önemine bu zaviyeden bakmak gerekir. Kıbrıs Türkiye’nin hem prestiji hem güvenliği, hem de yakın diplomasi tarihimizin moral değeri açısından milli bir davadır.
Ada da yaşayan iki yüz bin Türk’ün varolma mücadelesi ve insanca yaşama hakkı bugün Annam Planı’nının hayata geçirilmek istenmesiyle birlikte daha da önem kazanmıştır. Çünkü Türk Trakya’sı ve Anadolu’nun uzantısı olan Kıbrıs, dün Avrupa, Afrika için olduğu kadar bugünde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinden Avrasya’ya uzanan tek kutuplu yenidünya ideali için kilit bir kapıdır.
Bilindiği gibi Ada 1571 yılında Türklerin idaresine geçmiştir. 1878 Osmanlı- Rus Harbi neticesinde, müsaademizle ( Osmanlı nın yakın bir üstten yardım alması için) geçici olarak İngiliz’lerin işgaline fırsat verilmiştir.
Sonrasında adım adım Enosis’e (Yunan Birliği) giden süreç başlamıştır. 1960 yılında imzalanan Londra ve Zürich anlaşmalarıyla “garantör devlet” sıfatını kazanan Türkiye Cumhuriyeti, ancak, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekatı (Yunanistan’ın yaratmak istediği fiili durum karşısında) ile yaratılmak istenene fiili bir duruma el koyma fırsatını bulmuştur. Ardından gelen Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti, Mücahit Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın diplomatik dehasıyla bu günlere gelmiştir.
Ancak, şu günlerde Annan Planı karşısında yalnızlık duygusuna itilen Sayın Denktaş, umudunu sine-i millette bağlamıştır.
Şimdi de, Kıbrıs Adası’nın neden enerji savaşlarının merkezini ve kilit kapısını oluşturduğunu stratejik bulgulardan hareketle değerlendirelim: Sanayi Devrimi’nin arkasından (XIX. Yyıl) Batı Avrupa, sömürgecilik döneminin bitimine kadar enerji kaynaklarını kontrol etmiştir. 1950 li yıllarda enerji tüketimi oldukça büyük bir tırmanış gösterince, bugünkü Avrupa Birliğinin çekirdeğini oluşturan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) kurmuş, 1973-1974 petrol şokuyla da petrol bağımlılığının farkına varınca, ABD ile olan rekabeti yeni bir boyut kazanmıştır.
Topluluk öncelikle “Yeni Enerji Politikası” adı altında bir stratejiyi 1986 yılına kadar izlemiştir. Bu stratejinin bir parçası olarak Kuzey Denizi’nde ve “güvenli bölgelerde” petrol ve gaz çıkarmaya yönelik şirketleşme sürecine destek vermiştir. Nükleer enerjide elektrik elde etme fikrini uygulamaya koymuştur.
Öte yandan 1990 lı yıllarda, enerji koridorlarına ilişkin petrol arz güvenliğini sağlamak ve Avrupalı şirketlerin rekabet gücünü yükseltmek amacıyla bir çok programı hayata geçirmişlerdir. 2000 li yıllara gelindiğinde AB, “Avrupa Enerji Arzı Stratejisine Doğru Yeşil Kitap”ı yayınlayarak acil politikasını devreye sokmuş ve eylem programını başlatmıştır.
Bu politikanın esası, 2030 yılına gelindiğinde petrol bağımlılığının %50 lerden % 70 lere çıkacağı öngörüsüne dayanmakta ve enerji etkinliğinin artırılması ve alternatif ulaştırma yollarının teminat altına alınması şeklinde açıklanmaktadır.
SSCB nin dağılmasıyla birlikte 1994 yılında AB, Türkiye’yi de içine alan elli ülkeyle (ABD, Kanada, Meksika ve Yeni Zelanda hariç) Lizbon’da enerji şartını imzalamıştır. Dolayısıyla AB enerji şartı, doğu–batı koridorunda stratejik bir rol oynamak isteyen Türkiye’nin önemini artırmıştır.
Çünkü, Türkiye, Dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin yaklaşık %70 ine sahip olan Orta Doğu ve Orta Asya ile Avrupa arasında coğrafi bir köprüdür. Türkiye açısından tamamlanmış olanların yanı sıra bir çok proje ( Bakü-Tiflis-Ceyhan HPBH, Irak- Türkiye HPBH, Ceyhan-Kırıkkkale HPBH, Batman-Dörtyol HPBH, Ceyhan –Samsun HPBH, Musul-Hayfa Boru Hattı, Rusya Fedarasyonu-Karadeniz-Türkiye DGBH’Mavi Akım’, Türkiye-Yunanistan DGBH, Rusya Fedarasyonu-Avrupa-Türkiye DGBH, Türkmenistan-Türkiy-Avrupa DGBH, İran-Türkiye DGBH,Mısır-Türkiye DGBh, Rusya-Türkiye-İsrail DGBH ve GAP projeleri vb. ) tamamlanıp, uluslar arası ham petrol boru hatları ile doğal gaz boru hatları ve enerji terminalleri tam kapasiteyle çalışır hale geldiğinde stratejik önem daha da belirginleşecektir.
Burada, Avrupa - ABD rekabeti açısından yukarıda belirtilen enerji rezervlerinin uluslar arası pazarlara aktarılması ve aslan payının alınması adına yürütülen stratejiyi de kısaca hatırlayalım: ABD kongresinden 1999 yılında geçen “ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi” ve “ İpek Yolu Stratejisi Yasası” olarak bilinen Orta Asya ve Kafkasya’ya yönelik politika iyi değerlendirildiğinde görülecektir ki, Türkiye’nin stratejik konumu daha da anlamlı olmaktadır.
Ancak, ABD ile AB arasında sıkışan bir konuma düşürülmek istenen Türkiye üzerindeki oynanan oyunun derinliğini son 35 yıl içindeki siyasal çalkantılardan tahmin etmek gerekir.
Nitekim, başta PKK olmak üzere, kökten dinci tarikat ve irticai faaliyetlerle grupçuklar oluşturan ve etnisite’ye dayalı yapılandırmalarla bölücülüğü verilen iki yanlı (AB ve ABD) destekleri anlamak ve Annan Planını da içine alan bütün baskıları ve olayları tarih şuuruyla yeniden ve yeniden değerlendirmek gerekmektedir.
Sonuç olarak, yukarıdaki enerji savaşları üzerine kurulmuş senaryolara birlikte tarihten gelen bir miras olarak devamında ısrar edilen Avrupa zihniyetindeki ezeli Avrupa - Türk rekabeti bilinmektedir. Bununla birlikte yaşlı kıtada sıkışan Avrupa(AB) üretim gücünü devam ettirebilmek için tarihte görülmemiş bir düzeyde Türkiye’ye muhtaç görünmekte ve Türkiye’yi AB’ne almak zorunda kalacağını da bilmektedir.
O halde AB, neden Türkiye’nin Kıbrıs Ada’sıyla birlikte eş anlı olarak üye olmasını engellemekte ve Sevr’e giden dayatmaları anımsatan kriterler ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle Rum-Yunan yönlendirmeli iddiaları ileri sürerek Denktaş’ın olmazsa olmazlarına karşı ortak bir direnç geliştirmektedir.
Amaç açıktır: Bu coğrafyada bu ölçekteki dinamik bir nüfus ve büyüyen bir ekonomi, sürdürülebilir bir kalkınmaya dönüştüğünde, topluluk içinde strateji baskın Almanya ve Fransa’nın yeri muhtemelen sarsılacaktır. Çünkü, Türkiye de Avrupa karar organlarında etkin bir politika belirleyicisi olacaktır.Hatta, muhtemeldir ki, ABD yönlendirmeli İngiltere– Türkiye Bloku ortaya çıkarsa, Topluluk dağılabilecek ve stratejik kuruluş amacını bir türlü gerçekleştiremeyecektir. Bu, hem AB hem de tek kutuplu dünya düzeninin sahibi olmak isteyen ABD açısından kabul edilebilir bir durum değildir.
Çünkü, stratejik ortaklık sözden öte fiile dönüşmüş olacaktır. Bu nedenle Türkiye’ye, Kıbrıs’tan başlayarak mutlaka mevzii/mevziiler kaybettirilmeli, tarih şuurundan uzaklaştırılarak küçültülmeli, Dünya da yalnızlaştırılmalı ve mümkün olduğu kadar da kimliksiz hale getirilerek çıplaklaştırılmalıdır ki, tarihin yönü tam değişmiş olsun. Bu şartlarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti, elbette kurum ve kuruluşları aracılığıyla her koşula dayalı stratejisini belirleme ve izleme gücüne sahiptir. Bu millet, pazarlık gücünü zaafa uğratacak hiç bir hatayı affetmeyecek kadar da büyüktür.
Gelinen bu noktada 3 Ekim 2005 de başlatılması gereken AB müzakere sürecinin olmazsa olmazlarından olan Gümrük Birliği Protokolu’nun imzalanması ve genişlemenin kabulüyle birlikte TC. Hükümeti’nin yayınladığı deklarasyon oldukça önemsenmelidir.
Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Kıbrıs’ın bütünü temsil eden Devlet olarak tanıma anlamına gelmediği şeklindeki bu imzanın arkasında durulmalıdır. Şimdilik, Türk milletinin tarihi ve siyasi hafızasının bir delili olarak kabul edilen bu deklarasyon, milli iradenin bir tezahürü olarak TBMM’nin iradesiyle taçlandırılmalı ve AB’nin tavrını netleştirecek ilk adım atılmalıdır Aksi takdirde açık uçlu sürecin bedeli ağır olacaktır.
Yazarın Notu: Bu makale, K. Annan Planın oylandığı dönemde kişisel Web sayfamda (http://kisi.deu.edu.tr/recep.kok/ ) ve Müdafaa-i Hukuk’un Web sayfasında yayınlanmıştır.Konunun güncelliğinden dolay yazının son paragrafında bir değişiklik yapılmıştır.
ÇOK OKUNAN YAZILAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
- Alevi Evlilik
- Doktor Evlilik
- Yuvayı Dişikuş Yapar
- Evlilik Kataloğu
- Dedem Evlenecek
- İslami Evlilik
- Öğretmen Evlilik
- Hemen Evlilik
- Anlaşmalı Evlilik
- Kürt Evlilik
- Engelliler Evleniyor
- Rüya Tabirleri
- Rus-Türk Evlilik Sitesi
- Web Tasarım
- Şehitler Ölmez
- Muhsin Yazıcıoğlu
- Hosting Domain
- Zengin Eş
- İzmir Evlilik
- Dert Ortağı
- Acil Tazminat
- Muhsin Yazıcıoğlu
- Konya Evleniyor
- Birlikte Tatil
- Evlilik Kataloğu
- Sanal Psikolog
- Polis Evlilik
- Avukat Evlilik
- Deniz Gezmiş
- Holiday in Anatolia
- Kitap Bülteni
- Bekar Alemi























