Sıddık Arslan
0




TÜRKİYE EKONOMİSİNİN BÜYÜME SEYRİ (2001-2006)

Türkiye ekonomisi, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonundan 2007 yılının üçüncü çeyreğine kadar sürekli olarak büyümüştür. Bu büyüme, sadece yıllar itibariyle değil, geçen 19 çeyreklik dilimlerin hepsinde kesintisiz bir şekilde gerçekleşmiş olması ve gelecek dönem için 10 bin dolarlık milli gelirden bahsedilmesi itibariyle ayrıca dikkat çekici ve güven verici bulunabilir. Küreselleşen ve liberal ekonomi anlayışının yaygınlaşmakta olduğu günümüz koşullarında, kesintisiz olarak “20 çeyrek yıl boyunca” aralıksız olarak büyümeyi sürdüren bir ekonomik yapı olabildiğince dikkat çekici, güven verici ve yabancı yatırımcıları gerçekçi bir biçimde cezp edici (çekici) bulunabilir. Söz konusu olan Türkiye olunca; 1958 yılından beri bir türlü taban tutturamayan bu ülke ekonomisinin, ‘2001 yılının son iki çeyreğinden beri’ toplam neredeyse 24 çeyrek yıl ya da 6 küsur tam yıldır kesintisiz olarak büyümesini sürdürmesi, Türkiye üzerinde değişik ciddi ve ümit verici iddiaların ortaya atılmasına neden olmaktadır.

Tabii ki, burada “dikkat çekici büyüme” trendinin seyri ne kadar önemliyse, belki de makro ve mikro bazda ekonomik yapının sağlamlığı daha da önemlidir. Bu konuda bazı dikkat çekici ve hatta bazen piyasaları tedirgin edici ölçüde rahatsızlıklar söz konusudur. Dolayısıyla, sistemde bazı endişe verici durumlar söz konusu olsa da, ekonomik büyüme çok iyi bir seyir takip etmiştir. Bu durumu, istatistikî göstergelere dayalı olarak daha net bir biçimde ortaya koymak mümkündür. Meseleyi “Gayri Safi Milli Hâsıla (GSMH) ve Milli Gelir” hesaplamalarına dayalı olarak ele almadan önce; yaygın kullanım biçimiyle, “alıcı fiyatlarıyla GSMH” ile “faktör fiyatlarıyla Milli Gelir” kavramlarının hangi unsurları kapsadığı hususuna kısaca değinmek istiyorum.

Faktör fiyatlarına göre hesaplanan Milli Gelir kavramı “üretim faktörlerinden doğan yurt içi gelirler, dış âlemden gelen faktör gelirleri ve dış âleme giden faktör gelirleri”nden oluşurken; alıcı fiyatlarına göre hesaplanan GSMH kavramı ise, “faktör fiyatlarına göre hesaplanan Milli Gelir kavramına ek olarak, dolaylı vergiler, eksi sübvansiyonlar ve sabit sermaye tüketimi”nden meydana gelmektedir. Burada bir gerçeğe işaret ederek büyüme rakamlarının değerlendirmesine geçmek isabetli olacaktır.

Gerek AK Parti Hükümetleri döneminde, gerekse ondan önceki Hükümet döneminde, dolaylı vergilere gereğinden fazla yüklenilerek gelir dağılımı ve refah artırımında oldukça adaletsiz davranılmıştır.
Kuşkusuz, Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomi krizleri nedeniyle olacak ki, 2000 yılı ile 2002 yıllarında devreye girdirilmiş olan dolaylı vergiler arasındaki iki yıllık artış oranı %130 gibi üst seviyelere çıkmışken; 2002 yılı ile 2006 yılları arasındaki dört yıllık dönemdeki dolaylı vergi artış oranı ise %130’un biraz altında kalmıştır.

Uygulanan bu politikanın neresinden bakılırsa bakılsın, sabit ya da alt gelir gruplarının aleyhine bir uygulama olmuş ve bu kesimlerin refah düzeylerinin artırılmasının belli bir ölçüde törpülenmesine neden olmuştur.
Milli gelirdeki artış oranının ötesinde (üzerinde) devreye girdirilmekte olan dolaylı vergi artırımı, gelir grupları arasında herhangi bir fark gözetmeden, herkesime eşit seviyede yük yüklemektedir. Bu durum, gelir dağılımındaki adaletsizliği ve sınıflar arasındaki gerginliği daha da tırmandırmaktadır. Bu tarz yanlış politikaların piyasalar üzerindeki “doğrudan olmasa da” dolaylı istikrarsızlaştırma etkisi fazlaca dikkate alınmadığı için, ekonominin “iç ve dış” şoklara karşı direnç gücü belli ölçüde zayıflatılmıştır.
Söz konusu yanlış ve yanlı uygulamalara karşın; AK Parti Hükümeti’nin beş yıllık politikaları, sadece GSMH ve ortalama Milli Gelir seviyesinde değil, neredeyse toplumun her kesiminin gelir düzeyinin artmasına vesile olmuştur. Dolayısıyla, toplumun değişik kesimlerinde önemli rahatsızlıklar olmasına ve ekonominin çeşitli dengelerinde ciddi sorunlar yaşanmasına rağmen; ekonominin büyüme seyri ve trendi “özellikle yabancı yatırımcılar için” gerçek anlamda çekici bulunmaktadır.

Gerçekten, veri olarak göstergelere bakılacak ve her şey rakamlara göre değerlendirilecek olursa, Mayıs-Haziran 2006 kısa dönemindeki kısmi dalgalanma hariç tutulacak olursa, Türkiye ekonomisinin son 6 yılda ya da son 24 çeyrek yılda hiç ciddi bir tökezleme veya bunalım yaşamamıştır demek yanıltıcı olmaz. Bu görüşümüzü, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in “GSMH gelişme hızı ve sektör payları” ile “kişi başına GSMH ve milli gelir” endeks verilerine dayalı olarak ispatlayabiliriz. Bu bağlamda, öncelikli olarak, yukarıda çözümlemeye çalıştığımız biçimiyle, Türkiye ekonomisinin gerçek büyüklüğünü ifade eden GSMH’nın dolar bazında ve 1987 yılı sabit fiyatlarıyla, 2001 yılının üçüncü çeyreğinden 2007 yılının üçüncü çeyreğine kadar kesintisiz bir büyüğüme seyri takip ettiğini ifade edebiliriz.

Açıkçası, Kasım 2000’deki kısmi ve Şubat 2001’deki kapsamlı krizin etkisiyle, 1987 yılı sabit fiyatlarına göre, GSMH 2001 yılında %9,5 oranında küçüldüğü için, ekonominin 2001 yılı başındaki büyüklüğüne yeniden kavuşabilmesi için 2003 yılının üçüncü çeyreğine kadar gidilmesi gerekmiştir. Sabit fiyatlarla 2000 yılında 119.144 milyar YTL olan GSMH, yaşanan kriz nedeniyle 2001 yılında 107.783 milyar YTL’ye düşmüş ve 2006 yılı sonunda ise 154.343 milyar YTL’ye yükselmiştir. Aynı yıllara ait değerlere cari fiyatlara göre Dolar bazında bakınca; 2000 yılında 200.002 milyar dolar olan GSMH, yaşanan kriz nedeniyle dolar fiyatının aşırı tırmanış yaşaması nedeniyle 2001 yılında 145.693 milyar dolar’a düşmüş ve daha sonraki yıllarda devreye girdirilmiş olan “düşük kur ve yüksek faiz” politikaları sebebiyle, 2006 yılı sonunda ise GSMH’nın değeri 399.673 milyar dolar düzeyine yükselmiştir.

Dikkat edersek; 1987 yılı sabit fiyatlarına göre elde edilen GSMH’nın yıllar itibariyle değişim boyutu ile cari fiyatlara göre dolar bazında yakalanmış olan GSMH değişim oranı oldukça birbirlerinden farklı çıkmaktadır. Gerçekten, 2000-2006 yılları arasındaki GSMH’nın dolar bazındaki değişim oranı %100 seviyesinde iken, 1987 yılı sabit fiyatlarına göre değişim oranı ise yaklaşık olarak %30 düzeyinde kalmıştır. Aslında, ekonominin gerçek büyüme oranını yansıtmakta kullanılan dolar ve sabit fiyat bazları arasındaki dolara dayalı verilerin yüksekliği bize göstermektedir ki, Türkiye ekonomisi, “enflasyonla mücadele” politikasına kurban edilmiştir. Çünkü “düşük kur ve yüksek faiz politikası” nedeniyle, Türkiye’nin hem dış açıkları artmış, hem doğrudan yatırımları azalmış, hem ihracatın ithal girdilere bağımlılığı artmış ve hem de doğrudan yabancı yatırım sermayesi yerine sıcak para akını ülkeyi neredeyse istila etmiştir. Üstelik yüksek reel faizlere dayalı olarak düşük tutulan kur sebebiyle, GSMH hayali olarak ciddi bir büyüme sıçraması yaşamış ve bu sıçrama ise gerçekçi büyüme olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

Tabir caizse, kürsel rekabet ortamında Türkiye’ye belli bir konum hazırlayabilmek için hayali tasarımlara koyulma yoluna gidilmiştir. Yerli yatırımcıların ağırlıklı çoğunluğu bu hayali büyümeyi kabullenirken; yabancı yatırımcılar ise, yüksek reel faizlerin cazibesine kapılarak geliyorlar ve düşük kurdan bozdurdukları paralarla daha çok spekülatif hareketlere yöneliyorlar.
Buna karşılık, hayali büyümenin riskini gören doğrudan yabancı yatırımcılar ise Türkiye piyasasına fazlaca itibar etmiyorlar; sadece, elde ettikleri garantilere ve ucuz özelleştirmelere talip olmak üzere geliyorlar. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin 6 yıldan buyana kesintisiz bir biçimde büyümesini sürdürmesi çok önemli bir gelişme olarak kabul edilebilirse de, meseleyi sadece “enflasyonu düşürme politikası”na dayandırma sebebiyle yapılan hatalar bağlamında baktığımızda, aynı politikaların sürdürülmesi halinde, Türkiye ekonomisinin geleceğin küresel rekabet ortamında belirleyici aktör olmasının ihtimali yoktur diyebiliriz.
Bu durumun bir benzerini, GSMH’daki sektör paylarının dağılımında da görmekteyiz.

Türkiye ekonomisi, sanayi ötesi ya da bilişim çağının aşılmasından söz edilmeye başlandığı bir dönem de bile, hâlâ daha “tarım toplumu” ekonomisinin özelliklerini taşıyan bir karakter sergilemektedir. Açıkçası, Türkiye’nin sanayi görüntüsü bile, bilişim çağına uyarlanma adına gerçekçi bir değişim ve dönüşümü yansıtmamaktadır. O nedenle, TÜİK verilerine bakılarak, sanayi sektörünün mevcut “orta seviyedeki görüntüsü”ne hiç adlanılmamalıdır. Dolayısıyla, Türkiye’nin GSMH’ndaki sektör paylarını değerlendirirken, bilişim çağının hâlihazırdaki koşullarına göre değil de, tamamen ağır sanayi dönemi mantığına göre hareket edeceğiz mecburen. Çünkü Türkiye ekonomisi, Ocak-Nisan 1994’te yaşadığı krizden buyana, ne yazık ki bir “enflasyon düşürme takıntısı”na esir edildiği için, ekonominin bilişim çağına uyarlanmasında geç kalınmış, zaman bulunamamış ya da duyarsız davranılmıştır.

Zaten bu sebeple, Türkiye ekonomisinin büyüklüğü içerisindeki “sektörlerin ağırlıkları” söz konusu edildiğinde, bilişim çağı koşullarına göre değil de ağır sanayi koşullarına göre taksimat yapılmasının mantıklı olacağını ileri sürüyorum. Zira sanayi ötesi ya da bilişim çağı yaklaşımlarına göre baktığımızda tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin içeriklerinde önemli değişikliklerin yapılması gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Hâlbuki Türkiye’de bu konuda hiçbir değerlendirme, düzenleme ve uyarlama çalışması yapılmamıştır. Eğer, bu tarz bir yenileme, tasnif ve sınıflandırma yapılacak olursa, Türkiye’nin “tarımını ihmal etmiş” bir tarım ülkesi olduğu ortaya çıkacaktır. Öyle ise, TÜİK verilerine göre yapacağımız değerlendirmelerin günümüz dünya koşullarıyla fazla bir uyumluluğunun olmadığı gerçeğini peşinen belirtmiş olalım.
Bu görüşümüzü kayıt altına aldıktan sonra, Türkiye’deki klasik ve eskimiş kabullere göre, GSMH içerisindeki sektör paylarını eldeki istatistikî verilere göre değerlendirebiliriz. Açıkçası, TÜİK’in 2000-2006 yılları arasındaki istatistiklerine baktığımızda; Türkiye’nin, tarım sektöründen sanayi ve hizmetler sektörlerine geçişte fazla başarılı olmadığını görüyoruz. Aynı şekilde, yine verilerden anlıyoruz ki; hizmetler sektörünü belli ölçüde hariç tutacak olursak, Türkiye’nin “bilişim çağı koşullarına uygun bir biçimde” ne tarım sektöründe ne de sanayi sektöründe ciddi anlamda bir kabuk ya da alt sektör değişimi olmamış, neredeyse bir asır öncenin sektörleri aynen korunmuştur.

Baktığımızda, 1987 sabit fiyatlarıyla, 2000 yılında GSMH içindeki tarım sektörünün payı %13,1 iken, bu oran 2006 yılında ancak %11,1 seviyesine geriletilebilmiştir. Bilişim çağındaki değişim ve dönüşümün baş döndürücü hızı göz önünde bulundurulduğunda, tarım sektöründen sanayi ve hizmetler sektörlerine geçişte yaşanan bu hantallık, beceriksizlik ve isteksizlik dikkate alındığında, Türkiye ekonomisinin küresel rekabete ayak uydurmada ne derece başarısız olduğu görülecektir. Aslında, ekonominin yapısındaki değişim ve dönüşümde yaşanan sıkıntıların en önemli nedenlerinden birisi “düşük kur ve yüksek faiz” politikası olmuştur. Hâlbuki Türkiye ekonomisinin bilişim çağına uyarlanmasında 1994 ve 2001 krizleri çok büyük fırsatlar sunmuşlardır; ama maalesef, IMF direktifleri ve Avrupa Birliği (AB)’nin Kopenhag kriterlerine uyum amacıyla takıntı haline getirilen “enflasyonu düşürme politikaları” ve kur dalgalanmalarını kontrol altında tutma hastalığı sebebiyle, yaşanılan kriz ortamları fırsata dönüştürülememiştir. Bu sebeple, Türkiye ekonomisi bilişim çağı koşullarına ve küresel rekabet ortamına hazır hale getirilememiştir. Aynı yıllar itibariyle GSMH içerisindeki sanayi sektörünün payı ve değişim seyrine baktığımızda; 2000 yılında %27,8’lik sanayi payı, 2006 yılında ancak %29,3 gibi bir düzeye çıkarılabilmiştir. Hizmetlerin GSMH içerisindeki payının 2000 yılındaki %59’luk orandan, 2006 yılında %59,6’lık gibi az bir yükselişli konuma ilerlemiş olması, “Gelişmiş Ülkelere göre” geri düzeyde olsa da, tarım sektörünün yüksek payı ve sanayi sektörünün ağır sanayi şartlarına takılıp kalmış olması nedeniyle, hem %59,6’lık pay ve hem de %0,6 gibi kısmi yükseliş fazlaca sorunlu kabul edilmemelidir. Üstelik, “yüksek faiz ve düşük kur politikası” hizmetler sektöründe de gerçek anlamda hız kesmelere neden olmuştur. Bu “fren etkisi” de dikkate alındığında, GSMH içerisindeki hizmetlerin payı ve durumunu muhafaza etmesi önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bütün bu gelişmelerin bir de kişi başına GSMH ve milli gelir yönü var ki, “yüksek faiz ve düşük kur” politikası nedeniyle, elde edilmiş olan veriler önemli ölçüde tartışmalara neden olmaktadır. Hakikaten, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri nedeniyle büyük çöküntü ve çalkantı yaşayan Türkiye ekonomisi, 2001 yılının üçüncü çeyreğinden itibaren toparlanma sürecine girmiş ve 2006 yılının ikinci çeyreğine kadar sürekli iyiye doğru gitmiş olmakla birlikte, Mayıs-Haziran 2006 yılında yaşanan kısmi sarsıntı göstermiştir ki, yapısal dönüşümle ilgili reformlar başta olmak üzere, ekonominin toparlanması için daha yapılacak çok şeyler vardır. Dolayısıyla, ekonominin bıçak sırtında olduğu ve “düşük kur ve yüksek reel faiz” politikasına bağımlı olduğu gerçeğine rağmen, döviz kurunu baskı altına alan politikaların dayattığı koşullara dayalı olarak kişi başına GSMH ve milli gelir rakamları, dolar kuru üzerinden olabildiğince şişirilerek kamuoyunun önüne sürme imkanı yakalanmıştır. Aslında yaşananlara bakıldığında, 1987 sabit fiyatlarıyla fazlaca bir değişim göstermemiş olan rakamlar, cari fiyatlar ve cari fiyatların dolara dönüştürülmesiyle birlikte ciddi bir sıçrama görüntüsü vermektedir. Mesela, 2001 yılında 1 dolar karşılığı YTL değeri 1,6 düzeylerinde iken, 2006 yılı sonlarında 1,3 YTL düzeyine gerilemiştir. Buna paralel olarak, cari alıcı fiyatlarıyla 2001 yılında kişi başına düşen GSMH 1 861 YTL iken, bu değer 2006 yılında 7 890 YTL düzeyine çıkmıştır. Bu değer değişimini düşen döviz kuruna çevirince önemli bir sıçrama yaşanacaktır.

Halbuki, kişi başına GSMH hesaplamasındaki değişimi 1987 yılı sabit alıcı fiyatlarına göre yapmış olsak, dolar kurundaki bilinçli geriletmeye rağmen, kişi başına GSMH oranının 2001-2006 yılları arasında şaşırtıcı bir tırmanış yaşamadığı rahatlıkla görülecektir. Gerçekten, 1987 sabit alıcı fiyatlarıyla hesaplandığında, 2001 yılında 1 571 YTL olan kişi başına GSMH’nın, ancak 2006 yılında 2 115 YTL düzeyine çıktığı görülecektir. Benzer bir durum kişi başına düşen sabit ve cari faktör fiyatlarına göre milli gelirde de görülmektedir. Gerçekten, 2001 yılında cari faktör fiyatlarıyla 1 991 YTL düzeyinde olan kişi başına düşen milli gelir, 2006 yılında yaklaşık olarak 6 000 YTL seviyesine çıkmıştır. Yukarıda bahsetmiş olduğum dolar kurundaki düşme paralelinde bakıldığında, kişi başına düşen milli gelirdeki şok edici yükselme rakamları fazlaca şaşırtıcı bulunmaz. Hesaplamalardaki hem cari fiyatlar ve hem de düşük dolar kurundaki düşüklük dikkatten kaçırılmamalıdır. Hâlbuki tahmini hesaplamalar bağlamında, 1987 sabit faktör fiyatlarına göre 2001 yılında 1 300 YTL düzeyinde olan kişi başına milli gelir miktarı, 2006 yılında ancak yaklaşık olarak 1 700 YTL civarına çıkarılabilmektedir. O nedenle, AK Parti Hükümetleri döneminde kesintisiz bir biçimde büyüyen kişi başına düşen GSMH ve milli gelir rakamlarına rağmen, “yüksek reel faiz ve düşük kur” politikalarına dayalı olarak ortaya çıkarılan yanıltıcı rakamlara takılarak kendimizi kandırmamalıyız.Sonuç olarak; 1997 Asya ve 1998 Rusya krizlerinden sonra ciddi anlamda toparlanmış olan dünya ekonomisi ve küresel piyasalar paralelinde, Şubat 2001 krizinden sonra kendini toparlayan Türkiye ekonomisindeki iyiye gidişi “aşırıya kaçarak” piyasaya lanse etmek tehlikeli sonuçların doğmasına neden olabilir. Mesela, 23 Temmuz 2007 tarihinden itibaren ABD emlak piyasasında patlak verip Avrupa ve Asya piyasalarına sıçrayan finansal krizi durdurmak için, “ABD, AB ve Japonya Merkez Bankaları tarafından” Ağustos ayının sonlarındaki birkaç gün içerisinde küresel piyasalara 600 milyar dolar civarında para sürülmemiş olsaydı, Türkiye ekonomisinin durumu ne olurdu, bir düşünelim.
Bu kriz henüz geçmiş değildir ve “küreselleşen dünya ekonomisi” ortamında başka krizlerin çıkması da her an beklenmelidir.
Bu tip krizlerin önüne geçilememesi halinde, YTL’nin dolar karşısında büyük kayıplara uğraması ve iyice yükseltilmek zorunda kalınacak olan reel faizlerin ağır külfeti karşısında, ekonomik büyüklüklerin dibe vurmasını nasıl izah edeceğiz. Bütün bunlar dikkate alındığında denilebilir ki; “enflasyonu düşürme politikaları”na saplanmadan ve hayali büyüme hevesine kapılmadan ekonomiyi küresel rekabet koşullarına hazırlayıcı politikalara yönelinmesi en akıllı yol ve tercih olacaktır. Aksi halde, acımasız küresel rekabet koşullarının vurucu darbesi ve paralelinde yabancı sermayenin yurdu terk etme hamlesiyle yüzleşmenin çökertici acı sonuçlarıyla er geç yüzleşmek zorunda kalınacaktır.






(*) Kurumsal Şirketlere Kurumsal Hosting - Bilgi ve sipariş için Tıklayınız

Bu yazı 01/12/2007 tarihinde eklenmiştir.

Yazarın Diğer Yazıları

  1. DÜNYADAKİ ÇETE SİSTEMİNİN DÖNÜŞÜMÜ VE TÜRKİYE
  2. KOSAVA'NIN BAĞIMSIZLIĞI BAĞLAMINDA TÜRKİYE VE BOP
  3. KOSOVA'NIN YENİ STATÜSÜ BAĞLAMINDA TÜRKİYE VE BOP
  4. TÜRKİYE'NİN BM GÜVENLİK KONSEYİ DAİMİ ÜYELİĞİ VE BOP
  5. TÜRKİYE'DEKİ İÇ DENGELERİN İNŞASI VE DIŞ POLİTİKAYA ETKİSİ
  6. İTTİHAT TERAKKİ ZİHNİYETİ VE TERÖRİZM KISKACINDAKİ TÜRKİYE'NİN ÇIKIŞ YOLU:
  7. MİHVER ÜLKELERİNİN İKİ SİLAHŞÖRÜ: KADDAFİ VE SARKOZY !
  8. GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU COĞRAFYASINDAKİ SON DURUM VE TÜRKİYE
  9. ABD’NİN ORTADOĞU STRATEJİSİ VE DAYANAKLARININ SONUCU: İFLAS
  10. ABD, “GÜVENİLİR MÜTTEFİKİ” KONUMUNDAKİ TÜRKİYE'Yİ NİÇİN KARŞISINA ALIYOR?
 

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

Authors